Kapatmak için ESC'ye basın

Diriliş Neslinin Başkenti: Kudüs

  • Kasım 10, 2024

Tel Aviv havalimanına indiğimizde havalimanının dört bir yanında Hamas’ın esir aldığı İsraillilerin fotoğrafları asılıydı. Fotoğrafların altında ise “Bring her home now!” yazıyordu. (Onu hemen evine getir!) Belliki esirlerin aileleri Netanyahu’ya çağrıda bulunuyor ve “Bu savaşı sonlandır, esir düşen yakınlarımızı bize kavuştur” diyordu.

Bu konuyla alakalı her cumartesi Tel Aviv’de eylemler düzenleniyordu. İsrail halkı savunma bakanlığının önünde toplanıp hükümetin istifa etmesi için protesto düzenliyordu. Bunlardan sayıca daha az olan başka bir topluluk ise direkt Gazze halkını savunan, Gazzede ölen çocukları savunan eylemler düzenliyordu. Onların içinden İsrailli bir aktivist ile röportaj yaptık. Şöyle demişti: “Ben Gazze’de ölen çocuklardan dolayı geceleri uyuyamıyorum”

Bir aya yakın Kudüs’ün Zeytin Dağı bölgesinde bir otelde kaldık. Odamın penceresi direkt Mescid-i Aksa’yı görüyordu. Bütün garipliği, mazlumluğu ile bana bakıyordu…

Kudüs şehri ikiye ayrılmış, Doğu Kudüs ve Batı Kudüs. Doğuda Filistin halkı, batıda İsrail halkı yaşıyor. Fakat Filistin halkının bütün gelirini, giderini, belediye hizmetlerini İsrail karşılıyor. İki tarafı da gezdim. Batı Kudüs’ün sokakları pırıl pırıl iken Doğu Kudüs’ün sokaklarında çöp konteynerleri toplanmıyordu. Bu da İsrail’in kendi halkına pozitif ayrımcılığı idi.

En büyük hayalim Mescid-i Aksa’ya girip namaz kılmaktı. İlk şehre gelip görevi devraldığım arkadaşlarım “Mescid-i Aksa’ya almıyorlar, bir şansını dene ama çok umutlanma” demişlerdi. Muhabir arkadaşım ile Mescid-i Aksa’nın 5 ayrı kapısından girmeye çalıştık fakat giremedik. İsrail polisleri Aksa’nın kapısında giriş çıkışları kontrol ediyordu.

“Nerelisiniz?” Diye sorduklarında “Türk’üz” dediğimiz zaman “Derhal arkanı dön ve uzaklaş, Türklerin girişi yasak!” diyordu.

Birkaç gün böyle girmeyi denedik fakat giremedik… Ama pes etmedik. Polisler hep değişiyordu. Bir gün bir polise denk geldik, pasaportlarımıza baktı ve “Hadi geçin” dedi. Bizi bir polis Türk olmamıza rağmen içeri aldığı zaman o kişinin hidayeti için dua ediyordum. Aksa’ya ilk girişim bir akşam vaktiydi. Avludan yürüye yürüye Kubbetü’s Sahra’ya yaklaştım, başımı kaldırıp baktığım zaman oranın güzelliğine dayanamadım, gözlerim            doldu, kalbim hızlı     atmaya            başladı, fotoğraflardaki gibi değildi, farklı bir manevi atmosfer vardı, çünkü orası da Kâbe gibi Harem-i Şerif’ti, Hz. Peygamber (s.a.v.) oraya ayak basmıştı, diğer Peygamberlere orada namaz kıldırmıştı…

Kubbetü’s Sahra’nın karşısındaki siyah kubbeli büyük Mescid, Mescid-i Aksa’dır. İlk kıblemiz orasıdır. Kubbetü’s Sahra Rasulullah’ın (s.a.v.) Miraç gecesi indiği yerdir. O altın kubbeyi Emevi’ler yaptırmıştır. İçerisinde mescid vardır, mescidin tam orasında ise büyük bir kaya bulunur. İşte Rasulullah (s.a.v.) Miraç gecesi bu kayanın üzerine inmiştir…Çok şükür ziyaretimi yapmış, akşam namazını Aksa’da kılmıştım.

Ve Kudüs’ün en olaylı günü; Cuma…

Türk basını ve Filistinli gazeteciler ekipmanlarımızı Ceviz vadisi denilen yere kurduk. Ceviz vadisi Mescid-i Aksa’nın hemen yanında, Aksa’ya alınmayan müslümanların seccadesini serip namaz kılmak istediği fakat İsrail polisinin müdahalesiyle kılamadığı, her hafta olayların yaşandığı yer. Cuma vakti geldi. Biz canlı yayına başladık. İsrail polisini takip ediyoruz. Yokuşun aşağısında Filistinliler seccadesini sermek üzere toplanmışlar. İsrail polisi bir anda silahlandı ve Filistinlilerin olduğu bölgeye yürüdüler. Uzaktan biber gazı fırlattılar.

Filistinliler bir anda dağıldı, çok daha aşağılara yürüdüler. İsrail polisinin amacı Mescid-i Aksa çevresinde namaz kılınmasını önlemekti. Aksa’ya çok uzak bir bölgeye kadar biber gazı ata ata sürdüler Filistinli gençleri. Biz de biber gazından nasibimizi aldık. Ben gözlerimi açamadan birkaç dakika yayın yaptım. Bir yerde engelli ve yaşlı bir amca seccadesini serdi, tek başına orada namaza durdu. Namazdan önce de İsrail polisine “Beni buradan alsanız da bana vursanız da zulmetseniz de buradan ayrılmayacağım” diye bağırdı. İsrail polisi o yaşlı amcayı namaz esnasında zorla tutup götürdü, namazını bozdular ve tutukladılar. Bunu canlı olarak çektim ve televizyonda yayınlandı. Aynı zamanda İsrail zulmü diye sosyal medyaya düştü.

Kudüs’e gelmeden önce bazı endişelerim vardı. Ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum. Fakat oraya geldikten sonra, Filistin halkı ile omuz omuza olduktan sonra tarifi mümkün olmayan bir cesaret geldi. Anladım ki bu topraklarda niyetin cihat olursa Allah gönlünden korkuyu silip atıyor. İmandan başka bir şey kalmıyor o gönülde…

Kudüs’te ne zaman gezsem Filistinliler beni görüp “Sen Türk müsün?” diye soruyordu. Türkleri yürüyüşünden, oturuşundan, kalkışından, her türlü hâl ve hareketinden hemen tanıyorlar. Ve Türkleri çok seviyorlar. Batı Şeria bölgesinde, Ramallah’ta yayın yapacağımız sırada Filistinli gençler yanımıza gelmişti, “Hangi kanal” diye sordu, TRT dedik, sanki gurbette ailesini görmüşler gibi sevinmişlerdi.

Mescid-i Aksa’da ise bir aile beni yanına çağırdı, ailenin en yaşlısı olan amca “Türk müsün sen” diye sordu, Evet dedim. Maşallah sana dedi, yanında bulunan meyvelerden ikram etti, elini öptüm ve uzaklaştım.

Bunlar güzel şeyler. Güzel olmayan şeyler de var. Psikolojik olarak en çok sıkıntıya girdiğim gün Gazze sınırına gittiğimiz gündü. O gün Cuma günkü kaos dolu yayınlarımızdan, biber gazı yememizden daha zordu. Görev icabı savaş bölgesinde, üzerinde Press yazan çelik yelek ve kompozit başlık giyinmemiz zorunludur. Giyindik ve Gazze sınırında yayın yaptık. Gözümüzün önünde Gazze’ye bombalar yağıyordu. Bombaların düştüğü yerden dumanlar yükseliyordu. Bizim bulunduğumuz yer Gazze’ye 2 kilometre uzakta idi. Kamera ile şehirden yükselen dumanları kayıt altına aldım. Kim bilir kaç Filistinli çocuk ölüyordu o esnada. Veya kaç çocuk atılan bombalardan korkup travma geçiriyordu. Bunu görmek fakat müdahale edememek kadar zihnimi yoran başka bir şey olmadı.

Kudüs’e döndük…Gece uyuyamadım ve dışarı çıktım. Mescid-i Aksa’yı gören bir tepeye oturdum ve Harem-i Şerif’i seyrettim. İçimden dedim ki “Allah’ım…Buraya bir dahaki gelişim fetih ile olsun ve bende bu fethin bir memuru olayım…”

Yurda döneceğim günün sabahı, namaz için Mescid-i Aksa’ya gittim. Sabah ezanını orada dinlemek, namazı kılmak ve günün ilk ışıklarına Kubbetü’s Sahra’dan bakmak, Asr-ı Saadet iklimini solumak gibiydi… Türkiye’ye dönecekken daha önce Kudüs’e gelmiş bir ablamız bana şunu sordu: “Dönüyor musunuz” “Evet dönüyoruz” dedim. Dediki “Oradan döndükten sonra artık sende gurbettesin…”

Gerçekten de öyle oldu. Tarifi mümkün olmayan bir hasret oturdu içime, geçmeyen bir hasret…

Allah tekrarını nasip etsin. Bir dahaki gidişim ise özgür Filistin’e olsun. Nehirden denize kadar…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir