Kapatmak için ESC'ye basın

Müzede Bir Gün “Anne Müzesi”

  • Mart 5, 2025

Müzede Bir Gün’ köşemizin bu sayı konuğu: Anne Müzesi.

Anne deyince uzun bir yolculuğa çıkılır. İlk kadından bugüne; topraktan gelen, toprağa geri gönderilen en kutsal varlık değil mi?

Şermin Yaşar’ın öncülüğünde hazırlanan milli hazinemiz, tüm annelerimize hayırlı olsun.

Müzeyi gezerken, yolculuk sizi nerelere götürüyor bilmiyorsunuz.

Anadolu’nun bir köşesinden başlıyorsunuz, çocukluğunuzun sokaklarında geziyorsunuz.

Her insan biraz Anadolu değil mi?

Kadın olarak geldiysen bu dünyaya, bir gün nasibinde varsa, ‘Annelik’ duygusunu tadabilme ihtimalin var demektir.

Rahmanın, varlığının tecellisidir rahim. Nasip olduysa bir tohumun yeşermesi, dünyayı taşıyorsun içinde.

İçinde büyüdükçe, kök salıyorsun, büyüyorsun sen de.

ATA ANA

Kelime Müzesi’ne gidenler bilir, Mustafa Kemal Atatürk’ün anısına, Yapay Zekâ ile hazırlanan hareketli çerçeve çalışması Anne Müzesi’nde de bizi karşılıyor. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın fotoğrafı yıllar sonra can buluyor. Teknolojinin geçmişle uyumunu izlemek de ayrı bir keyif veriyor.

Atatürk’e ait; bebeklik zıbını, eşyaları ve Zübeyde Hanım’ın seccadesi sergileniyor.

Bir anne, bir nesli değiştirebilir. Bu cümlenin vücut bulmuş halidir; Zübeyde Hanım’ın varlığı.

Mustafa Kemal’i diğer subaylardan ayıran en büyük özelliği neydi?

Cesareti mi? Dönemin koşulları mı? Yoksa yetiştiği yerde aldığı güneş ışığı mı?

Annelerin gözünde ‘Evlat’ kelimesi can bulur. Kucağına bırakılan bir çift göz, bir çiçek kokusu değildir sadece. Kimi bir güneşi taşır, kimi bir yıldızı.

Ailen; kimliğindir, annen ise evin. Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras nedir? Ev, araba, arsa, banka hesabı… Ahlâk efendim, bırakabileceğimiz en güzel miras; güzel ahlak.

İnsan olabilmeyi, kötülüklere karşı iyi kalabilmeyi, sorunlar karşısında Allah’ın rızasını gözetebilmeyi öğretmeliyiz.

Mazlumu koruyabilecek kadar cesaretli, hakkını savunacak kadar açık yürekli, yoldaki karıncanın hakkını düşünecek kadar merhametli evlatlar yetiştirmeliyiz.

‘ÇOCUK OLMANIN; RENGİ YOKTUR, DİLİ YOKTUR,

IRKI YOKTUR, CİNSİYETİ YOKTUR’

Müzede bir diğer güzellik de dünyanın birçok ülkesinden gönderilen çocuk oyuncakları. Annelerinin elleriyle yaptığı örgü bebeklerden tutun da küçük bir topaca kadar her detay incelikle dizilmiş.

Çocuk olmanın; rengi yoktur, dili yoktur, ırkı yoktur, cinsiyeti yoktur. Dünyanın her yerinde, bir çocuğun şekere gülümsemesi aynıdır. Oyuncağa merakı aynıdır. Çocuktur işte…

Peki her çocuk aynı koşullara sahip midir?

Maalesef, bugün sahip olduklarımızın farkında bile değilken, dünyanın bir köşesinde öksüzlükle yüzleşmeye mahkûm çocuklar var. Bir oyuncağın merakından çok üzerimize bomba düşecek mi merakıyla uyuyamayan çocuklar var.

Öksüzlükle nasıl yüzleşilir ki?

Yüzleşilebilir bir kelime değil ki…

Bir çocuğa bu duyguyu anlatacak kelime bulamazken, bir etiket haline getirilmiştir. Oysa ne zor bir yüktür bu. Çocuk kalbinin ucu bucağı yokken nasıl da sığmaz hiçbir köşeye…

‘ANA YÜREĞİ’

Yalnız bu ailenin direği, dede değil de babaanneymiş. Gelin gelmiş gelmesine de bir türlü kayınvalidesiyle göz göze bile gelemiyormuş. Gelin buna çok içerlemiş, ben de bu kadıncağızla konuşmazsam adım Hatice değil demiş. Sabah erken saatte, koyunları otlatmaya çıkınca kayınvalidesi, süt sağmaya deyip çıkıvermiş çadırdan Hatice.

Ana! Anaa! Dur Anaa!

Kayınvalidesi durmuş; ne oldu, hayırdır kızım? demiş. Hatice bir solukta deyivermiş: Geldiğim günden beri gözüme bile bakmazsın, ana derim ama sesini bile işitmedim. Sen beni kızın bilmedin mi, bir kusurum mu oldu sana?

Kayınvalidesi, düş önüme bakim demiş. Otlağa kadar yürümüşler. Oturmuşlar bir ağacın dibine, anlatmış kayınvalide, dinlemiş can kulağıyla Hatice…

Anne olduğunu bildiğin an başlıyor serüven. Kimi ruh doğuştan kuşatılmış, kimi yıllar sonra anlamış. Bu yüzden, anne olduğunu bildiğin an başlıyor.

Bir teyze anlatmıştı:

Zamanın birinde, yaylada yaşayan bir aile varmış. Yazın yaylaya çıkar, kış sertleşinceye kadar orada kalırlarmış. Çetin kış olurmuş o zamanlarda. Soğuğundan mıdır bilinmez, insanları da sert mizaçlıymış.

Çadırın birinde, kendince yaşayan bu aileye bir gelin almışlar.

Kızım, ben kayınvalidemle tanıştığımda 14 yaşındaydım. Kocanı kucağıma aldığımda 17 yaşındaydım. Kısır dediler, kurak toprak dediler, ne adaklar adadım, kaç gece ağladım. Kaynanam bir kez gelip de yüzüme bakmadı. Gelsin de sırtımı sıvazlasın diye çok bekledim, gözümün yaşını silsin de ağlama kızım desin diye çok bekledim. Sesini bile işitmedim yıllarca. Bir gece uyandım, lohusayım yanmış içim, su almaya kalktım, bir de işittim ki biri dua ediyor. Ağlaya ağlaya dua ediyor. Araladım perdeyi, bir de ne göreyim, kaynanam seccadesinin üzerine kapanmış Allah’a dua ediyor.

Şükürler olsun ki gelinime bir oğul verdin, canına can verdin diyor. Rüya mı gerçek mi anlayamadım, görünürüm korkusuyla da yatağıma kaçtım. Sabah oldu, ağlamaktan gözleri şişmiş uyanmıştı. O an anladım ki ana yüreği diye bir şey var ve dışı buz dağı da olsa orası bir şekil sıcak kalıveriyor.

Şimdi güzel gelinim, sen de bil ki bir derdin olduğunda bana deyiver, gözüm gözüne değmese de perdenin ardında seccadeyi ıslatan gözyaşı benimki olur. Sarılmışlar oracıkta, ısınmış toprak, yeşermiş çiçekler. Bir türkü tutturmuş Hatice;

Uçan da kuşlara malum olsun, ben annemi özledim…

‘Ben Annemi Özledim’

Kına gecelerinin vazgeçilmezi, bir türkü…

Kim der ki; müzelik bir söz olacak?

Müzeyi gezerken bam telinize dokunuyor. Sizi alıp, kına gecenize götürüyor. Özlemini duyduğunuz her anın üzerinden uçurup, kanatlarıyla duygudan duyguya savuruyor. Yaşınız kaç olursa olsun, bam telinin adıdır; Anne.

‘Anneniz yoksa kimseniz yok demektir’ diyor ya; Doğan Cüceloğlu…

Annen varsa evin vardır, annen varsa ısınırsın, annen varsa doyarsın.

Yaşarken kıymetini bildiklerimizin tacını taşımalılar.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e sormuşlar:

Allah Resulü, annemi Hacca sırtımda taşıyarak götürdüm, sırtımda tavaf yaptırdım, sırtımda da eve geri getirdim. Annemin hakkını ödemiş olur muyum?

Allah Resulü cevap verir:

Allah kabul etsin, lakin sen daha annenin seni karnında taşıdığı bir günün hakkını dahi ödeyememişsin.

Bu kıssa anlatılırken sahihliği tartışılsa da anne hakkını vurgulaması bakımından konuya dahil olmuş oldu.

Annelerimizin hakkını bu dünyada ödeyebilir miyiz bilinmez.

Of demesek yeter mi?

Aramayı ihmal etmesek olmaz mı?

Daha iyi bir öneri:

Tutun annenizin elini, yolunuz Ankara’ya düşerse, Şermin Yaşar’ın vesile olduğu Anne Müzesi’ni el ele gezin.

Şükredecek ne çok nimet olduğunu konuşursunuz belki…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir