Kapatmak için ESC'ye basın

Fidan Koruyucuları

  • Kasım 10, 2024

Yaz tatili başladığında, evimizin içinde tatlı bir telaş olurdu. Annem ve babam yazlığa götüreceğimiz eşyaları toparlardı. Kız kardeşlerim ve ben de yazlığa gitmenin heyecanıyla eşyalarımızı hazırlardık. 5. sınıfı yeni bitirmiştim. O yaz tatilini hiç unutmam. Hayatımın en güzel yaz tatiliydi.

18 Haziran 2000

Babam odamıza geldi, ‘Çocuklar uyku vakti, herkes yataklarına. Yarın erkenden yola çıkacağız. Yolun güzelliklerini kaçırmak istemezsiniz. Uykunuzu güzelce alın. Hayırlı uykular canlarım.’ dedi. Sabah ezanıyla uyandık. Ailece namazımızı kıldık ve yolculuğa hazırlandık. İstanbul-Eyüp’te oturuyorduk. Yazlığımız ise İzmir-Seferihisar’daydı. Yolculuğumuz uzun sürmezdi ama babam, her yolculuğun güzel bir hatırası olsun diye yolu uzatırdı. Molalarımızda piknik yapardık yol müziklerini annem seçerdi. İlk saatler hareketli müzikler, ilerleyen saatlerde ise babamın en sevdiği türküleri dinlerdik. Yolculuğumuz, bol uykulu ve türkülü geçerdi. Güneşin batışını Seferihisar’da izler ve yazlığa geçerdik.

O akşam, evimizin ışıkları yanıyordu. Annem heyecanla: ‘AA! Gelmişler bile. Haydi uyanın çocuklar. Bakalım sürprizi beğenecek misiniz?’ dedi. Kardeşlerim çoktan uyuya kalmıştı. Benim de gözlerim zar zor görüyordu.

Sürpriz denildiğini duyar duymaz uykulu gözlerimiz ışıldamaya başladı. Dayımlar da yazlığa gelmişlerdi. Bu da demek oluyor ki dedem ve anneannem de buradaydılar. Ve dedem demek binlerce hikâye demekti. Kardeşlerimle sevinçten nasıl koşup bahçeyi aştık bilmiyorum. Dedem, hayatınızda görüp görebileceğiniz en muhteşem hikâye anlatıcısıdır. Konuşmaya başladığında, kuşlar bile dinler onu. Sarıldık, özlem giderdik. Annem ve yengem, yol yorgunuyuz diye yataklarımızı erkenden sermişti. Pijamalarımızı giyinip odalarımıza ayrıldık.

Yıl boyu görüşememiştik, konuşacak ne çok konu biriktirmişiz, zaman nasıl geçti anlayamadan, babamın; ‘Hadi bakalım çocuklar, uyku vakti. Yarın güzel bir gün sizi bekliyor. Hayırlı uykular’ deyişini işittik. Işıkları kapattı, lakin uyuyor numarası yapıp, çarşaf altında gizlice konuşmak kadar zevkli başka bir an yoktu. Tüm özlemimize rağmen uyuya kalmıştık.

Sabah namazına uyandık. Dedemin çok naif alışkanlıkları vardı. Mesela her sabah namazında seccadelerimizi yere o sererdi. Dedeciğim zahmet etme desek de ‘yok yok ben bu sevaptan nasıl mahrum kalayım’ derdi. Namazlarımızı kıldıktan sonra bir koku yayılırdı etrafta. Bahçeden, anneannemin yağlı ekmeklerinin kokusu, içimizi kıpır kıpır yapardı.

Kahvaltılarımız şenlik olurdu. Nasıl özlerdik kalabalık aile kahvaltılarını. Anneannemin yağlı ekmeklerine kimse hayır diyemezdi, öyle lezzetliydiler. Yağlı ekmekler, hamurdan yapılan bir çeşit çörekti. Lezzetini, onu yoğuran ellerden alır derdi anneannem.

Bahçeye iki masa kurulurdu. Büyüklerin oturduğu masa ve bizim oturduğumuz masa. Büyüklerin oturduğu masa oldukça büyüktü. Bizim masamız da tam boyumuza göre ayarlanmıştı.

Semaver çayını babam çoktan hazırlamış, annem de çay servisine başlamış olurdu. Kahvaltı bitimizde herkes denize gitmeye hazırlanırdı. Denizde öyle çok yorulurduk ki, eve varamadan uyuya kalırdı çoğumuz. Sırf dedemin hikayelerinden dinleyebilmek için az yüzerdim. Eve vardığımızda bir hikâye dinleyebileyim diye dedemi arardı gözlerim.

Bir akşam elimden geleni yaptım uyumamak için. Bahçede sallanan sandalyede oturmuş kitabını okurken buluverdim dedemi. ‘Dedeciğim, hikayelerini çok özledim. Benimle paylaşacak yeni bir hikayen var mı acaba?’ diye sordum.

Gözlüklerini çıkarttı, masanın üzerine bıraktı elindeki kitabını. ‘Olmaz mı hiç, biricik torunum. Yıl boyunca heybeme sizin için bir sürü hikâye biriktiriyorum. Anlatırım tabii.’ Dedi.

Uzun zaman önce, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’ u fethettikten sonra, çok zor yıllardan geçmişler. Sıcaklık ve kuraklık yaşanmış bir zaman. Ormanları ve su kaynaklarını araştırsınlar diye bir grup insan görevlendirilmiş önce. Aylarca çalışmışlar ve güzel bir araştırmanın sunumunu yapmışlar. Öyle ki bu çalışma, Fatih Sultan Mehmet’ in huzuruna getirilmiş. Sultan, bu çalışmanın sürekliliği için teşkilat kurulmasını emretmiş. En güvendiği komutanı da bu grubun başına görevlendirmiş. Bu grup, öyle çalışmalarda bulunmuş ki zamanla kuraklık son bulmuş, yeni su kaynakları keşfedilmiş birçok orman da koruma altına alınmış.

Bu topluluğun varlığı gizlenmiş uzun zaman, sonrasında ise bir adı olsun denilmiş. Sultan Mehmet, bu grubun adı bundan böyle ‘Fidan Koruyucuları’ olsun demiş. ‘Fermanım ola, bu grup bundan böyle görevlerini gizli yürütecek. Aileleriyle bile görevlerini paylaşmayacaklar’ demiş. Dediği gibi de olmuş. Gizli kalmış ve görevlerinin kutsallığına saygı duymuş her bir çalışanı. Allah, yeryüzünde bir canlı, insanı yaratmadı. İnsanoğluna faydalı olacak binlerce canlıyı da yarattı. Doğada her bir canlının besin zincirinde bir değeri vardır. Bu zincirden bir tanesi yok olursa diğer halkalar da etkilenir. Bir ağaç ölürse, diğer ağaçlar bunu hisseder. Bir arı, binlerce çiçeğe tohum taşır. Rengârenk çiçeklerin varlığını arılara borçluyuzdur.

Fidan Koruyucularının görevi de insan ve doğa arasındaki dengeyi korumaktır. Derler ki bugün hala İstanbul’ da bir ağaç kesilse, fidan koruyucuları bunu bilir ve kanunsuz her işin bir cezası vardır. Ve hiçbir suç cezasız kalmamıştır.

İşte böyle güzel torunum. Allah her canlıyı bir diğerine hizmet için yaratmıştır. Bir ineğin sütünden faydalanmak için, önce o ineği güzelce beslemeliyiz. İhtiyacımız olan sütü alıp, gerisini yavrularına bırakmalıyız. Doğada böyledir. Her canlının yaşam hakkı vardır. İhtiyacımızdan fazlasını almak haramdır.

Dedemin hikâyesi bitmişti. Gözkapaklarımı tutarak yatağıma gittiğimi hatırlıyorum. O gecenin sabahına, namazımızı kılarken bir minik güvercin penceremize geldi. Kanadı incinmiş gibiydi. Babamı çağırdım. Birlikte dedemin yanına gittik. Dedem hemen güvercinin yarasının olup olmadığını kontrol etti. Merak etmeyin, incinmiş dedi ve ona bir merhem hazırladı. Eski bir kafes getirdi dayım, içine koydular güvercini. Elinden bırakırken dedem, minik kuş, teşekkür eder gibi boynunu eğdi. Nasıl da titredi içim o an. Dedemin bana anlattığı hikâyeyi, kardeşlerime ve kuzenlerime anlattım. Öyle etkilendik ki artık yeni fidan koruyucuları olmaya karar verdik. Koşa koşa dedemin yanına vardık. Yeni fidan koruyucuları olmak istediğimizi söyledik. Dedem gurur duyduğunu söyledi bize. Her birimize sarıldı ve tebrik etti. Haydi toplanın güzel torunlarım. Bu anı sizin için saklayacağım, ilerde baktıkça bugünü hatırlarsınız dedi. Oturduk dedemin yanı başına, dayım resmimizi çekti.

Aradan yıllar geçti…

Yazlıkta bir araya geldikçe kendimize bazı görevler verirdik. Denize gittiğimizde kumsalda bırakılan çöpleri toplardık. Ormana pikniğe gittiğimizde, etrafta ne kadar cam varsa toplar geri dönüşüm için ayırırdık. Plastikleri toplamak için belediyelerden yardım talep ederdik.

Bir söz vermiştik ve sözümüzü tutmak için elimizden geleni yapmalıydık.

20 Haziran 2020

20 yıl geçti verdiğimiz sözün üzerinden. Bir yaz akşamı yazlıkta bir araya geldik kardeşlerim ve kuzenlerimle.20 yıl sonra evin bahçesinde oturduk ve burnumuzda tüten yağlıların kokusu özlemle andık. Dedemin hikâyelerini, sabah namazlarını ve fidan koruyucularını.

Bir an çekildiğimiz o resmi hatırladık. Sahi neredeydi o resim? Kardeşim, duvardaki resmi getirdi.

Bakın dedem ne yapmış dedi. Resmin arkasında, resmi çekildiğimiz tarih ve bir de not yazılıydı…

‘Bu resim, Fidan Koruyucusu olmaya söz veren kıymetli torunlarıma hatıramdır. Her biriyle gurur duyuyorum.’

Gözlerimiz doldu. Dedemizle olan resmi ortaya koyduk, etrafına dizildik ve yeni bir resim çekildik. Bizden de çocuklarımıza hatıra kalsın istedik. Ve arkasına not ekledik. ‘Bu resim, Fidan Koruyucularının, verdiği sözü tuttuğunun kanıtıdır.’

Biz tam 20 yıl boyunca sözümüzde durduk. Doğaya ve canlıya zarar verecek davranışlardan kaçınmakla kalmadık. Kardeşlerim ve kuzenlerimle 310 bin fidanı dedemizin hatırasını yaşatmak adına ‘Fidan koruyucuları’ hatıra ormanına bağışladık

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir